Monday, March 28, 2011
Oksimoronik
"Gençler sigarayı kim içiyor koridorlarda?" diye sordu.
Bizim bi genç "Ben içiyorum amca."
"Şikayet ediyorlar, evladım, yasak yani, dışarıda, kapının önünde içiver."
"Tamam ama başkaları da var içen, alt katlardan, onlara da söyleyin madem."
"Tabi söylicem, bütün ofisleri geziyorum tek tek. Sigara mı içiyon şimdi sen?"
"Evet."
"Ver bakalım bir tane."
Bizim arkadaş paketini çıkarır ve bir sigara uzatır.
"Yak bakayım."
"Burda, ofisin içinde mi?"
"He yak, ne zamadır içmedim bi tane."
Sigara yakılır ve mal sahibi, sigara içmenin yasak olduğunu sıradaki ofise bildirmek için, sigarasını içe içe koridora çıkar.
Saturday, March 5, 2011
Batı Medeniyetinin beşiği
(Öncelikle mutlaka bkz: Müjdeymiş)
Yine bir yurt dışı hikayesi ve yine bir telefonla başlıyoruz. Beraberinde Barcelona’ya gittiğim işadamı abinin yardımcısı arıyor.
”Erdela.”
”Efendim abi.”
“Roma’ya gidilecek, bir şirket var görüşmemiz gereken, gelebilir misin?”
“Ne zaman gidilecek abi?”
“İki hafta sonra.”
”Bir tane mi görüşme yapılacak?”
”Evet.”
”Olur abi.”
“Kaç para istersin?”
İşte önemli soru. Bir önceki gidişimizde o kadar sıkıntı çekmiştim ki bir daha olursa anca yüklü bir para karşılığı razı olurum demiştim kendi kendime, buna göre bir fiyat verdim.
”Tamam Erdela konuşuruz yine.”
Aradan bir kaç gün geçti aradı tekrar.
”Patronla konuştum biraz indirim yapsın diyor.”
”Yok abi isterseniz başkasını bulun o zaman.”
“Kesin indirim olmaz mı diyorsun?”
”Yok abi olmaz.”
“Tamam ben gene aricam seni.”
Ve bir kaç gün sonra yine telefon.
“Tamam ayarladım her şeyi 6’sında gidiyoruz, 10’unda dönüyoruz, 5 gün 4 gece.”
“5 gün 4 gece mi? Abi tek bir görüşme olmayacak mı? 5 gün kalmaya ne gerek var? Ben tek gün kalıcaz diye düşünmüştüm.”
”Ucuza gelsin diye Bamtur’la gidiyoruz. Tur 4 gece 5 gün.”
(Bir an şaşkınlık, işadamlarının yurt dışı iş gezisi için Bamtur’la gitmelerini algılama süresi…)
“İyi de abi ben iki günlük fiyat vermiştim sen tek görüşme deyince fiyat az o zaman.”
“Ya karıştırma şimdi fiyatta anlaştık her şeyi ayarladık, problem çıkarma. Ben seni sonra gene ararım.”
Telefonu kapatınca önce sinirlendim yine bunlarla uğraşmaya değmeyecek diye, sonra da en azından Roma görmüş oluruz diye avuttum kendimi.
Daha önce Barcelona’ya gittiğimiz 3 kişilik ekip olarak gideceğiz: patron, yardımcısı ve ben. Patronun nasıl bir tip olduğu Barcelon günlüğümüzden aklınızda kalmıştır, yardımcısı ona tahammül etmekten ezilmiş pelte gibi olmuş ama neticede kafası basan, muhabbeti iyi bir abi. Çoğunlukla ikisi konuşacak, birbirini oyalayacak, ben de arada kaynayıp gideceğim diye düşünüyorum. Bir umut bu şekilde kazasız belasız gidip gelme planım var.
Roma’ya gitmeden önceki son gün telefon gelir yardımcı olan abiden.
“Erdela benim vizem yetişmedi, ben gelemiyorum, ikiniz gideceksiniz.”
”Abi ne diyorsun!!!”
“Yarın sabah şu saatte seni alacak, ben ona görüşmeyle ilgili bir dosya hazırlayıp verdim onu incelersin.”
Ulan olay gittikçe boka sarıyor, parası az, makul abi yok, neyse, İtalya’yı görücez diye kendimi avutmaya devam ettim ve yola koyuldum.
Patronla sabahın köründe Sabiha Gökçen’e ulaştık. Uçağın kalkmasın üç buçuk saat var. Etrafta bir sürü tur şirketinin ofisleri ve/veya temsilcileri var, Bamtur yok. Patron tedirgin. Al işte, dandik çıktı bunlar, bizimkiler gitti dandik turu ayarladı. Hani, nerdeler AQ?
(Uyarı yapmamda fayda var. Patronun 3 lafından birisi mutlaka AQ, veya AQduğum olduğundan, buradaki diyalogları yansıtan yazılar da aslına uygun olacağından, okuyucular şimdiden kendilerini hazırlasınlar.)
Havaalanında beklerken biraz dolaştım. İlk defa Sabiha Gökçen’e gelmiştim ve bilmeyenler için diyebilirim ki dünyanın en tembel ve en fırsatçı mimarları tarafından tasarlanmıştır. Sabiha Gökçen havaalanı birebir olarak Atatürk havaalanıyla aynı olacak şekilde, yaklaşık 1’e 0.6 ölçekle yapılmış. Dışarısı, içerisi, kontuarlar, dükkanlar, her şey aynı yerde. İlk defa gelmeme rağmen neyin nerede olduğunu hemen bulabildim.
Nihayetinde elinde Bamtur yazan bir tabela olan bir bayan belirdi. Kısa boylu, güneş gözlüklü. Yanına doğru gittik ki bir de baktık havaalanının dört bir yanından insanlar kalktı geliyor. Herkes Bamtur’dan birisini bekliyormuş. Bayan rehberimizmiş, ismine blogumuzun gizlilik esaslarına uygun olarak Emel diyelim. Patronun pasaportu ondaymış, aldık check-in yaptık ve pasaport kontrolüne gittik. Ben İngiliz pasaportumu kullandığımdan yabancılar sırasına girdim. Sıram geldi, pasaportumu, boarding pass’ımı ve nüfus cüzdanımı verdim. Polis pasaportumu inceliyor, sayfaları çekip çekiştiriyor, neredeyse sayfaları yırtacak. Sonunda bana baktı ve sordu.
“Sen bu pasaportu nereden aldın?”
“Ankara’daki İngiliz Büyükelçiliğinden aldım.”
“Bu İngiliz pasaportuna benzemiyor.”
“Eeee nasıl yani? Ben bunu yıllardır kullanıyorum.”
“Yok, bu normal değil.”
Ve yerinden kalkıp yandaki kulübedeki polise gidip pasaportumu gösterdi. Bir şeyler konuştular ve polis pasaportumu alıp bir yere gitti. 5 dakika kadar sonra döndü ve “Sen kenarda bekle, şimdi arkadaş gelecek.” dedi.
15 dakika daha bekledim ve başka bir polis elinde belgelerimle geldi.
“Ne kadar zamandır Türkiye’desin?”
“Yaklaşık 9 ay oldu herhalde.”
“Pasaportunda girişin yok, vizen de yok.”
”Nüfus cüzdanımla giriyorum geldiğimde, vizeye gerek yok vatandaşım ya zaten.”
“Hadi öyle olsun.” deyip belgelerimi verdi. Bir yerde bir işim normal gitse şaşarım zaten.
Bir 15-20 dakikamız var, free shoplarda dolaşıyoruz. Acıkmıştım biraz, patron da acıkmış, neyse uçakta yeriz diyoruz. Yaa sen öyle san. Pegasus havayollarında yemek paralı ve de pek bir şeye benzetemedik. Uçakta yemeyip inince yeriz dedik. 2 saat 5 dakikada Roma’ya indik, yerel saatle 14.25, karnımız aç. Bavulları aldık, rehber Emel hanım bizi topladı ve havaalanından çıkarıp dışardaki otobüze bindirdi. Grup 49 kişi, ilk gün Floransa’ya gideceğiz. Emel hanım bize turla ilgili bilgiler verirken bizim kulağımız guruldayan midemizde. Ama çıkarabildiğim kadarıyla Floransa’ya gideceğiz, çıkıp gezeceğiz, gece de otele gideceğiz. Yol 3 buçuk saat sürecekmiş, ortada bir mola vereceğiz. Yaklaşık iki saat geçti rehber sordu mola verelim mi diye. Önümüzdeki bayan parmak kaldırıp “Mola vermesek, doğrudan Floransa’ya gitsek, orada daha çok vakit geçirsek olur mu? Ulan açlıktan geberiyoruz mola vermezsek geberip gidecez otobüste. Emel hanım kabul etmedi ve mola verdik. Biz hemen yiyecek ne var diye bakmaya gittik. Sandviçler var hepsinde domuz olabilir kararına vardı patron. Tavada pişirilen etler var onlara bakıyoruz. Aralarında hamburger köfteleri var.
“Abi hamburger ye istiyorsan.”
“Domuz değil di mi?”
“Abi hamburger dana etinden olur.”
“Ne biliyorsun domuzdan yapmadıklarını?”
”Abi baksana domuz şu, pembe pembe, hamburger köftesi kahverengi.”
“Eminsin değil mi?”
“Eminim abi.”
“Tamam ondan yiyelim.”
Kendime de hamburger söyledim. Oradaki abla bize ikişer köfte pişirdi, yanına bir parça marul, bir dilim limon verdi. Hamburger köftesi ve limon. Yanlarına ekmek de aldık oturduk yemeye. Patron bir parça yedi, yüzünü ekşitti.
“Bunların etinde bir değişiklik var.”
“Abi beslenmesi, kesilmesi hep farklı bizden.”
“Beğenmedim, sen ye benimkileri de istersen.”
Adam bildiğin aç kaldı. Ben yerken söylenmeye başladı.
“Yok mola vermesek olur muymuş. Lan AQduğum karısı 50 tane insan var, açı var, tuvalete gidecek var, bi sen mi varsın AQ!”
Aç kalan patron yarım litre kola aldı ve çıktık, otobüsün önünde durduk, kolaya bakıyordu.
“Asıl dahi kim biliyor musun? Bunu yapan adam. Dünyanın her yerinde aynı, her yerde herkese satıyor AQduğum şeyini.”
“Kola mı diyorsun abi?”
”Kola tabi, var mı dünyada bunun gibi ikinci bir şey? Herkes bunu içiyor.”
Mola bitti, otobüse bindik yola devam. Rehberimiz yol boyunca bize İtalya’yı, Floransa’yı anlatıyor ve yaklaşık 30 defa bize Floransa’yı gezeceğimiz ve gece otele geçeceğimizi söylemişti. 3 yaşında olsan anlarsın artık defalarca tekrar etti, ben de anlam veremedim her tekrar edişinde, zaten turun açıklamasında da o şekilde yazıyordu, nitekim olan oldu ve saat 18.30 gibi Floransa’ya ulaştığımızda otobüste orta sıralarda oturan bir abi söz alıp rehbere “Şimdi biz otele mi geldik? diye sordu. Ben rehberin yerinde olsam adamla sağlam dalga geçerdim o anda ama rehber gayet soğukkanlı bir şekilde
“Aşkolsun, dedim ya önce Floransa’yı gezeceğiz sonra otele gideceğiz diye.”
Rehberi takdir ettim, demek ki devamlı böyle tiplerle uğraşıyorlar, alışmışlar, bir şeyi 30 defa tekrar etmesinin de sebebi bu.
Şehrin girişinde durduk ve turistik otobüslerin ödemesi gereken 380 euro ödendi. Öyle bir şey varmış turistik şehirlerde İtalya’da, otobüs girerken toplu bi para ödüyor, yarın aynı otobüs yine gelecek olsa yine ödeyecek.
Floransa’ya girdik, otobüsten indik ve yürümeye başladık. Hava karardığı için bazıları şikayet ediyordu göremeyeceğiz ağız tadıyla Floransa’yı diye. Arno nehrinin yanından meydana doğru yol aldık, hava da soğumuştu.
Floransa’nın belli başlı yerlerini gezdik, zaten şehrin merkezi oldukça ufak, tarihçesini veya oradaki eserleri anlatacak değilim, merak eden araştırır bakar eder, ben genel bir değerlendirme yapmadan akşam yemeğinde olanları da anlatmak istiyorum.
Rehber bize nerede yemek yiyeceğimizle ilgili uyardı, bazı Türk turistler cırcır olabiliyormuş. Ben size güzel bir yer göstereceğim, isteyen orda yer istemeyen de temiz bir yere gitmeye özen göstersin lütfen. Tabi herkes bunu duyunca tabi ki rehberin önerdiği yere gittik hepimiz. Bizim patron zaten aç bir an önce yeme peşindeyiz. Lokantaya yaklaşık 30 kişi girdik ve oturduk.
İtalya’ya daha önceden abim ve arkadaşım gitmişti, ikisinin de söylediği ortak şey “Sakın Pizza yeme, hiç bir şeye benzemiyor.” Bu doğrultuda, domuza olan özlemim de hazır had safhadayken, domuz pastırmasına sarılmış dana bonfile yedim (ayıptır söylemesi). patron da normal bonfile istedi. İyi pişsin dedik, yine de içi kıpkırmızıydı. “Abi Avrupalı böyle yiyor bonfile’yi naparsın.” diye teselli ettim.
Siparişi verirken patron “iki de bira söyle” diyerek benim özgürce içki sipariş etmeme mani oldu. Şimdi ben desem ki başka şey içicem, problem olmaz, ama biliyorum ki vik vik konuşacak saatlerce, biranın nesi var lan, niye bira içmiyon, bira gibisi yok vs…
Yemekler geldi, yan masalardaki yemeklere bakıyorum bizim gruptakilerin yediği. Herkes makarna veya margarita pizza söylemiş. Pizza yiyenlere bakıyorum, pizzayı çatal bıçakla keserken üst kısım komple kayıp hamurdan ayrılıyor, bayağı mücadele ediyor yiyenler, dedim abimle arkadaşım iyi uyardı beni, böyle pizza mı olur lan?
Tabi yan masadakilerin hepsi şarap içiyor. İtalya’ya gelmişken Şarap içilir zaten, ama ben bana söylenen birayı içiyorum. Biranın markası Birra Moretti, fena değil ama bir artısı da yok hani, içiyoruz. Yarısına geliyoruz patron diyor ki iki tane daha söyle. Biz üçüncü biraları içerken sanki etraftaki herkes bizim Floransa’nın göbeğindeki güzelim lokantayı kazan birahanesine çevirdiğimizi fark etti gibi geldi bana. Yemek sırasında patronun engin bilgilerinden ve teorilerinden faydalandım tabi.
“Sigara içen de kanser oluyor, içeyen de kanser oluyor. Buna ne diyeceksin?”
“Abi şimdi…”
“Dur daha bitirmedim sözümü. Yağlı yemekler yiyen de kanser oluyor, bütün gün yoğurt yiyen adam da kanser oluyor, nasıl oluyor bu iş?” (Bütün gün yoğurt yiyen adam???)
“Yani orada…”
“Bence bu anlattıkları beslenmeler, yaşam stilleri falan hepsi yalan. Ben kendimce bi teori geliştirdim. Hep aynı şeyleri yaparsan, aynı şeyeri yersen, o zaman kanser oluyorsun. Karıştırmak lazım, vücudu alıştırmamak lazım, bir gün yoğurt yediysen, öbür gün börek ye. Anlatabildim mi? Yani bu benim teorim sadece, bunu kanıtlayamam. Ama bence böyle.”
“… … Bu da bir düşünce tabi abi.”
Biz laflayıp 4. biralara geçmişken gruptakiler teker teker kalktı ve lokantadan ayrıldı. Bizim gruptan bir biz kalınca rehber yanımıza geldi muhabbete daldı.
Rehbere dedim ki “Ya o otele geldik mi diye soran adam çok komikti ya, iyi gene doğru düzgün cevap verdin adamı bozmadın, ben olsam dayanamazdım.”
“Öyle diyorsun ama o beni otobüsten inince kenara çekip azarladı, beni o kadar insan içinde rencide ettin diye.”
“Yok artık. Adam özür dileyeceğine bir de üste mi çıktı?”
Hemen ‘Bizim insanlarımızın eksiklikleri’ ve ‘Yok arkadaş, biz adam olmayız’temalı konuşmalara dalmıştık ki arkamdaki masadan bir ses “Aslında o olay aileden kaynaklanıyor.” gibi bir şey söyledi. Lan bizim gruptan birileri var, adamın arkadaşları olmasınlar, lan yeminle adama söyleyecekler rezil rüsva olacağız derken meğerse yemeğe geç katılan bir anne – kız ikilisi olduklarını öğrendik, adamla alakaları yokmuş yani. Yemekleri taze bitmiş, masamıza buyur ettik. İstanbul’da oturuyorlarmış, anne okul öncesi öğretmeni, kız da liseli. Kız (blogumuzun hatrına ismi İffet olsun) kendisine deri çanta almış. İstanbul’da dershaneye Floransa’dan aldığı deri çantayla gidecek artık. Havalara bak, zamane gençleri işte. Bir de şarap içiyor, biz artık kaçıncı Birra Moretti’deyiz sayamadım, imrenerek baktım şarabına.
Artık kalkalım biraz daha gezelim dedik, saat 23.00’e kadar Floransa’nın merkezinde gezindik ve şöyle bir genelleme yapıyorum:
”Floransa fazla güzel bir şehir.”
Evet son kararım budur Floransa için. Açıklmasını da yapayım: Nerede yaşarsan yaşa çevrene alışıyorsun ve artık her şey monoton oluyor ya. İşte onu Floransa’da yaşarsan artık öl. Yani benim arkadaşım beni arayıp da akşam napıyoruz diye sorsa, ben de sekiz gibi davut heykelinin önünde buluşalım dersem, gidip Davut heykelinin önünde durup onu beklesem ve gelince X yere gitsek, yani o arada 2 saat heykellere hayranlıkla bakmasam, içim gitmese, nefesim kesilmese, o zaman hayatta artık neyden keyif alacaksın yani? Floransa mümkünse arada bir gidilip hayran kalınıp, mutlu olunup ayrılınacak bir yer, yaşanmaz.
Otobüse bindik ve otele gideceğiz. Otele drken iki farklı otel ayarlanmış, grubun yarısı bir yerde, diğer yarısı bir yerde kalacak. Ertesi gün de opsiyonel tur var, dileyen 90 euro verip Pisa ve Siena gezisine katılacak, gelmek istemeyen de Floransa’da kalıp akşam 17.00’de geri dönen otobüse katılacak hep beraber Roma’ya gidilecek. Teoride problem yok ama kalınan otellerin birisi şehir dışında, diğer de dağ başında. Şöyle örnek vereyim, Floransa eğer Sultanahmet olsaydı otellerin birisi Gebze’de diğeri İzmit’te olurdu. İlk otele geldik, grubun yarısı indi, biz otobüste kaldık, ikinci otelde kalacaklar grubundayız. Patron “İtalya’ya gelmişken Pisa’ya gitmicez mi yani?” diyerek bizi ertesi günkü tura yazdırdı, biz rahatız da, tura katılmayanlar isyanda. Biz ne yapacağız ne edeceğiz yol yordam bilmeyiz diyorlar haklı olarak. Otel Floransa’nın içinde olsa neyse. Rehber ilk grubu otele yerleştirmek için indi ve yaklaşık 20 kişi otobüste kaldık. Ertesi gün tura katılmayacaklar şikyet etmeye başladı, herkese gaza geldi “En azından şöyle yapılsın, böyle yapılsın, bizi şuraya bıraksınlar, biz mağdur oluyoruz” derken bayağı bir gaza gelindi. Ben heyecanla mağdur olan Türk insanının otoriteye olan isyanına izlemeye hazırlanıyordum. Yarım saat kadar sürdü rehberin otobüse dönmesi ve mağdur halk patladı, “Bizi sabah Floransa’ya bırakın hele, biz mağdur oluyoruz…” rehber teker teker cevap verip açıklama yapmaya çalışıyordu, o da haklı olarak programdan caymak istemiyordu. Konuşurken bir ara cümlenin ortasında arkasını döndü, herkes bekliyor lafın devamını, yüzünü dönünce bir de baktık ki rehber ağlıyor. Herkes dondu kaldı. Meğerse otelde saat 7 buçukta kalkın bavulları otobüse koyacağız deyince kadınlardan birisi “Ben tatile gelmişim 7 buçukta kalkmak istemiyorum uyumak istiyorum.” diye çıkışmış.
“Ama hanımefendi bu bir kültür turu, sahil tatili değil ki, mümkün olduğunca gezmek için erken kalkmak lazım.”
“Sen bana ne yapacağımı söyleyemezsin, ben bilmemne meclisi üyesiyim, sen bana böyle konuşamazsın.”
Ve akabinde kadının iki delikanlı oğlu rehberin üzerine yürümüş.
Neticesinde rehberin otobüste ağlaması insanların biraz gazını aldı ve sakinleştiler. Biz de o arada otelimize vardık. Vardık ama o da ne? Patronla aynı odada kalıyoruz!!!
Odaya bir çıktık, dünyanın en ufak otel odası, iki tane tek kişilik yatak var ama yataklar arasında 2cm ya var ya yok. Eyvah ki ne eyvah. Neyse ki bu otelde sadece bir gece kalıyoruz deli gibi de yorulmuşuz yol falan, patrona bi bira da otelde söyledim ve yatıp zıbardım bir an önce.
Sabah kalkıp Pisa’ya gittik. Pisa’da eğik kulenin olduğu duomo var (Duomo katedral ve etrafına yapılan vaftizhane ve çan kulesi verilen isim) eğik kule de zaten katedral için yapılan çan kulesiymiş. Açıkçası Floransa’dan sonra biraz silik geldi Pisa, Katedrali çok güzel falan ama başka da bir espirisi yok. Evet gördüğünüz gibi bir günde kıçım kalkmıştı ve Pisa katedralini beğenmez hale gelmiştim, işte Floransa öyle fena bir yer.
Pisa’da kısa zaman kaldık, zaten duomo’dan başka bir şeyi de yok, oradan Siena’ya geçtik. Arması ve forması Juventus’tan çalıntı olan A.C. Siena futbol takımı hariç Siena ile ilgili hiç bir bilgim yoktu. Tur’a dahil ettiklerine göre bi numarası vardır diye düşündük. Siena’ya vardığımızda yine otobüsümüzün ayak bastı parası ödendi ve şehre girdik. Siena’da bir üç saat kadar kaldık ve Siena’ya hasta olduk. Acayip şirin bir yer, Duomo’sunun olduğu meydan şahane. İşte burada yaşanır, arada sırada günübirlik Floransa’ya gidersin al sana hayat.
Siena’dayken yine rehberin önerdiği yerde hep beraber yemek yedik. Bu kez makarna yedim, carbonara, yani domuzlu yumurtalı makarna. Gayet güzeldi ama öyle ahım şahım bir şey değildi. Biz tabi yine “iki de bira söyle” modundayız. Devamlı bira içiyoruz, bu sefer mekanda Birra Moretti yok, Nastro Azzurro diye bir bira var, gözümü bağlasalar içirseler bu ne diye sorsalar bira mı soda mı emin olamam öyle garip bir şey. Yanımızdaki masada İffet ve annesi var, İffet karışık deniz mahsülleri yemeği yiyor, tabi ki bir de kadeh şarap içiyor. Ulan bizden başka herkes şarap içiyor, bir dahaki sefere zincirimi kırıp şarap içeceğim ben de diye karar alıyorum, açıkçası bu öğünde içtiğim sodamsı biranın da bu kararda payı var.
Siena dönüşü Floransa’ya uğrayıp tura katılmayanları aldık ve Roma’ya doğru yola koyulduk. Tur tarihi okulların sömestr tatiline denk geldiğinden çocuklu aileler çoğunluktaydı turda. Roma’ya giderken de bu ailelerin konuşmalarının arasında bulduk kendimizi. Arkamıza rehberin üzerine yürüyen çocukların olduğu aile vardı. Çocuklar liseli, annelerinden Mercedes SLX istiyorlar. Anne diyor ki “Oğlum senin araban sana çok yakışıyor, valla diyorum bak, gerek yok yeni araba almaya.” Çocuk SLX’in özelliklerini saymaya başlıyor annesini ikna etmeyi kafaya koymuş. Bu nedir lan diye isyan edip kulakları arkadan gelen sese tıkadım, bu sefer önden konuşalar geliyor. İki kadın iki de kız var, anladığım kadarıyla kızlar sınıf arkadaşı, orta okullu gibi duruyorlar. Gerçi orta okul diye bir şey kalmadı artık ama siz anladınız. Kızların birisi annesine diyor ki “Ben doğum günümde babama XBox aldıracağım. Ulan burada alır mısınız bile yok. Neyse amacımız şımarık gençliğe çamur atmak değil diyelim ve geçelim. Gece otele vardık. Roma’nın dışında 4 yıldızlı bir otel. Yine patronla aynı odadayız. Yataklar arasında yine 2cm var ama oda nispeten geniş. Ertesi gün iş görüşmesi var, gideceğimiz adres var, soruyoruz kimse neresi olduğunu bilmiyor. Doğma büyüme Roma’lı adamlar adrese bakıp şaşırıyor “öyle bi yer mi var la?” gibisinden bakış atıyorlar. Google Maps’ten baktık nerede olduğunu tespit ettik, Roma’nın doğusuna doğru bayağı uzak bir yerdeymiş. Nasıl gideriz diye soralım dedik, toplu taşıma yokmuş o tarafa. Eh artık taksiye bincez sabah dedik ve Otel’in barında bilmemkaç’ar adet Birra Moretti içip yattık.
Sabah kahvaltıdan sonra bizim grup Roma turuna çıktı biz ise taksiye binip görüşmemize gittik. Çevre yolundan basıp gittiğimizden yarım saatte vardık, şirkete girdik kapıdaki adama Giovanni ile randevumuz olduğunu söyledik, adam gitti Giovanni geldi.
Şmdi burada araya giriyorum.
Şunu belirtmek istiyorum ki ben öyle yakışıklı biri değilim. Çirkin de değilim (en azından annem öyle diyor) öyle sıradan, göze batmayan bir tipim var. Bunun üstüne bir de tipime, dış görünüşüme falan çok dikkat etmem, saçımla uğraşmayayım diye 2 numaraya vurdururum, sabah giyinirken “şunları giysem eş-dost’tan ‘Bu ne hal?’ diye laf işitmem herhal” diye düşünür, idare ederim. 2-3 günde bir traş olurum vs. Bunun sebebi de oldum olası erkekler için geçerli olan ‘yakışıklı’ kıstaslarını ve değerlendirmelerini hiç bir zaman anlamamış olmamdır. Bir gün birisi bana “Vaay bugün çok yakışıklısın!” dediğinde “Ulan dünden farkım yok noluyo lan?” diye şaşırırım. TV’de yakışıklı diye gösterilen bir adam bir diğerine uymaz “Ulan George Clooney yakışıklıysa bu Kevin Costner nedir?” diye afallarım (bir de bazı adamlar için “O yakışıklı değil ama karizmatik” diyen kızlar var ya onları saçlarından tutup duvara çalasım geliyor.) Neyse işte “Erdela’nın yakışıklılıkla imtihanı” budur, oldum olası anlamamışımdır, açıkçası çaba da göstermemişimdir.
Ve bu yan bilgiden sonra hikayemiz devam eder.
Adam gitti Giovanni geldi dedim ya, işte o Giovanni öyle yakışıklı öyle yakışıklı bi adamdı ki benim ilk anda elim ayağıma dolandı. Noluyo lan dedim kendi kendime. Eleman uzun boylu, geniş omuzlu, esmer, kirli sakalı olan bi tip, bir de böyle şal desen değil atkı desen değil boynuna bağladığı bir şey var. İşte o anda ilk defa kendim yakışıklı bir adamı teşhis ettim. Normalde yanımdaki birisine sorarım bu adam yakışıklı mı diye, ama bu kez emindim. Hatta kız olsam orada o anda diye aklımdan geçiyordu ki ulan dedim kendine gel. (Bu olayın daha sonra Floransa’nın üzerimde bıraktığı derin etkilerden kaynaklandığına ikna ettim kendimi.)
Neyse, Giovanni Türkiye satışlarıyla ilgilenen arkadaşmış, bizi büyük patronun ofisine götürdü. Şirket, sektöründe öncü, yüz milyon dolarları götüren bir şirket, büyük patronun ofisinde misafirlerin oturduğu sandalyeler 30 yıllık, her tarafı parçalanmış her an elimde kalacak gibi duruyor. Gözlerimle Giovanni’ye “Lan alengirli şal/atkı alacağına o parayla şuraya iki tane düzgün koltuk alsanıza” demeye çalıştım ama anlamadı galiba, ya da ben onun gözlerine dalıp gitmiş olabilirim. Lan neyse olaya dönelim. Toplantımızı yaptık, iş-güç sıkıcı şeyler, adamlar bize kahve getirdi. İtalya’da kahve dedikleri şey espresso. Bir de bildiğimiz nescafe var onun da adı café americano. Alengirli bir yere gitmediğiniz taktirde seçenekler bunlar. Espresso efsane bir şey ama. İtalya dışında içtiğim tüm espresso’ları kimler yaptıysa hepsine yazıklar olsun. Bizim rehbere bir ara sordum lan bu macchiato’lar nerde ben onları seviyorum diye o da macchiato’nun çok popüler ve yaygın olmadığını, zaten macchiato kelimesinin de ‘bozulmuş’ demek olduğunu, macchiato yaparak kahveyi bozduğunu düşündüklerini söyledi. Bu da hem bana hem de Starbucks ve türevlerine kapak oldu.
Toplantı bitince patron bizi arabasıyla en yakın metro durağına bıraktı ve metroyla Roma’nın merkezine doğru yol adlık. Otelin verdiği haritaya bakıyorum, gezilecek yerlerin hepsi – Vatikan hariç – birbirine yakın, yürünebilecek mesafede. Bir uçta Colosseum var diğer uçta piazza del Popolo (Popolo meydanı) var. Birine gidip diğerine doğru yürüyüp her yeri gezeceğiz diye plan yaptık, ertesi gün de Vatikan’a gideriz dedik. Bu düşünceyle metrodan Colosseum durağında inip Colosseum’a girdik. MS 80 yılında yapımı tamamlanan, dünyanın en ünlü ve en önemli tarihi eserlerinden biri olan colosseum’u gezerken patron yere tükürdü.
İnan sevgili okur onu oracıkta alıp insanlık namına aşağıya, gladyatörlerin er meydanına atacaktım ki, kendisinin 120 kilo olması ve benim de afedersiniz götümün yememesi üzerine yapamadım.
Colosseum’dan çıktıktan sonra domuz içermeyen bir şeyler atıştırdık ve Fori İmperiali Caddesinden Venedik meydanına doğru yürümeye koyulduk. Her taraf heykel, her tarak dikilitaş, şehrin surları gözüküyor falan, müthiş bir şehir gerçekten Roma. Caddeden yukarı çıkarken karşıdan iki tane apaçi diye tabir ettiğimiz delikanlılardan yaklaşıyordu. E tabi, nasıl ki modern medeniyetimizin kaynağı Roma’ysa bu apaçilerin de kaynağı Roma olabilir, yin-yang meselesi, doğanın dengesi, hep güzellik olacak değil ya, yoksa herkes kalkıp gelip Roma’da yaşasın, oh ne ala! Buranın da böyle bir şeyi olmalı, apaçilerin yurdu, diye aklımdan geçirirken apaçiler yanımdan geçti ve, evet, bildiniz, aralarında Türkçe konuşuyorlardı. (aa fıkra gibi)
Venedik meydanına geldik (Palazzo Venezia isimli saray ve önündeki meydan) ve söyleyebilirim ki muhteşemdi, olağanüstüydü, hastası oldum. Şu an buraya bitiştirecek bir resim aradım ama hakkını verecek hiç bir şey bulamadım. Alt tarafı bir saray binası ve meydan olabilir ama ben belki de Eminönü-Aksaray-Çapa üçgeninde geçirdiğim yıllardan kalma bir açlıkla çok ama çok beğendim. Yazımızın tam da bu noktasında belirtmek isterim ki, “İstanbul dünyanın en güzel kenti abi, başka boğaz yok abi.” Gibi demeçler veren hatta Facebook statuslar yazan tüm insanları akıllarını başlarına devşirmeye davet ediyorum.
Roma’yı yeni gezmeye başlamıştık heyooo ne kadar da güzel derken patron yüzünü ekşitti “Belim ağrıyo çok fena. Gene tuttu bel ağrım. Otele dönmemiz lazım.” Baktım adam zar zor yürüyor. Venedik meydanından taksiye bindik, şoföre bizim otelin kartını verdim, GPS’e adresi girince bir yol çıktı ki adama ıslık çaldırıp “Mamma mia” dedirtti. 45 dakikada otele ulaştık. Otelin yanındaki markete girdik, patron 8 tane bira aldı. Otele gittik odanın buzdolabına biraları dizdi. “Buraya geldiğimden beri azalttım biraları.”
”Öyle mi abi?”
”Normalde işten sonra eve gidip her akşam 6 tane bira içerim. Hiç sekmez, her akşam 6 bira.”
”Abi her akşam her akşam aynı şey içilir mi? Kanser olmayasın?”
Diye sordum mu? Sormadım tabi. Ama dilimin ucuna geldi. Kendimi ‘her gün yoğurt yiyen adam’ düşüncesiyle oyaladım.
Patron bir kaç saat yattı ve az da olsa ağrısı azalmıştı. Akşam olmuştu, çıkıp bu kez metroyla Popolo meydanına gidiyoruz, bu sefer tersten gezmeye başlayacağız. Metrodayken karşımıza orta yaşlı, uzak doğulu bir kadın oturdu, onun da yanına Hintli olduğunu tahmin ettiğim orta yaşlı bir adam oturdu. Kadın adama dönüp bozuk bir İngilizceyle bir yere nasıl gidebileceğini sordu, adam da anlatmaya başladı, metroların bazı hatlarında tamir çalışmaları olduğu için kapalı olduğunu anlattı, kadının o yere nasıl gideceği üzerine bayağı uzun konuştular. Bizim patron bana döndü:
“Bak şunları görüyor musun?” (kadınla adama işaret eder).
”Evet abi.”
“Bak şimdi bence o ne biliyor musun? O kadın kocasıyla kalkıp buraya yerleşti zamanında. Adam çalışıyordu ama o ev kadını, buraya da ayak uyduramadı, sonra da adam öldü, kalp krizi falan, şimdi bu kadın burada bir başına kadı, böyle AQduğum yavşak tiplerle uğraşmak zorunda kalıyor.”
”Abi yok, kadın gideceği yere nasıl gideceğini sordu da, metro hatlarında çalışmalar varmış, adam da yolu anlatıyor.”
”Ha, nasıl anladın?”
”Abi İngilizce konuşuyorlar.”
”Öyle mi? Ben İtalyanca sanmıştım.”
Popola’da indik, hava kararmıştı, kalabalık yoktu, Popola meydanında gene fantastik heykeller vardı. Adamlar heykel yapmış arkadaş. Bu işi çözmüşler. Dünyanın neresinde bir heykel lazım olsa mutlaka İtalyan çağırmalı, bu konuda hissiyatım budur.
Popola meydanınan aşağıya doğru yürüdük Corso caddesinden, her yer kapalıydı, karnımız acıkmıştı, Pantheon meydanına gelmiştik. Roma’da hristiyanlığın kabul edilişine kadar putlara tapınılan tapınak olan Pantheon’un karşıındaki güzel bir lokantaya girdik. Meydan ufak ama çok romantik bir havası vardı, ışıklandırmalar falan, lokantadaki tüm masalar da iki kişilik ve hepsinde mum ve çiçek var. Lan dedim adamla her gece aramızda 2cm yatıyoruz, Giovanni de ayarımı bozdu zaten nereye gidiyor bu iş böyle.
Patron soslu kuşbaşı et yemeğı yedi ve tepkisi “Aha tas kebabı lan bu!” oldu. Ben spagetti bolonez yedim, güzeldi ama yine öyle harika bir şey değildi. Patron bira içerken ben bu sefer zincirleri kırıp şarap söyledim. Şarap hakikaten çok güzeldi, heykelin yanına şarabı da yazdım, aferin İtalyan’lara, ama makarnadan henüz tam istenilen verimi alamamıştım.
Doğru dürüst gezemeden otele dönmeye karar verdik, merkezi tren/otobüs istasyonuna yürüdük ama bizim otel tarafına giden metro hatları kapalıydı ve otobüs bileti de alınmıyordu. Taksiye binmek için yolun karşısındaki taksi durağına gittik, 20 küsür taksi vardı ama en önden bir adam bize “Taxi?” diye sordu. He dedim taksiye bincez. Nereye gideceksiniz dedi otein kartını verdim. Burası uzak, taksi sizi 60 euroya gtürür, ben 50’ye götürürüm dedi. Lan adam bildiğin korsan taksi ve adam normal taksilerinin gözünün önünde 5 metre mesafede müşterilerini çalıyor, adamların kılı kıpırdamıyor. Patrona anlattım mevzuyu. Patron “40 yapsın gideriz” dedi. “Abi” dedim “Bizi kuytuya götürmesin?!”
”Yok bir şey olmaz, 40 yapsın gideriz, söyle.”
40’a anlaştık, yan sokağa götürdü bizi 80’lerden kalma bir Mercedes’e bindik ve yola koyulduk.
“Nerelisiniz?”
“Türküz, sen nerelisin?”
“Mısırlı.”
“Ana! Sizin memlekette devrim oluyo ya lan!”
“Öyle valla.”
Hüsnü Mübarek sağolsun muhabbeti koyduk adamla ve otele vardık. Patron odada marketten aldığı biraları göürürken ben uyudum.
Ertesi gün grup Napoli – Pompei turuna gitti, biz Roma’yı gezemedik ya, bu kez doğru dürüst gezip Vatikan’ı da göreceğiz mutlaka. Patron öyle diyor. Roma’ya gidip Vatikan’a gitmemek olur mu ya? Mutlaka gideceğiz. E iyi ben de gezmeye geldim zaten. İndik yine Roma’ya. Aşk çeşmesi, İspanyol merdivenleri, Ressamlar meydanı derken kendimi iyiden iyiye güzel sanatlar fakültesi öğrencisi gibi hissetmeye başladım. Bu ne arkadaş? Her yer mermer heykel, her yer dikilitaş, her yer saray.. böyle olmaz ki! Yürürken sokağın köşesini dönüyorsun sıradan bir sokağa çıkma ihtimaliniz yok gibi, illa bir alengirli bir şey olacak.
Karnımız acıkmıştı, patron tas kebabı yemek istedi (evet Roma’nın göbeğinde tas kebabına benzettiği yemeği istiyor) ama bu isteğini böyle bir cümleyle dile getirdi:
”Putçularda tas kebabı yiyelim.”
Gittik yine tapınağın yanındaki romantik lokantaya. Patron tas kebabı ve bira söyledi. Ben ise abim ve arkadaşımın tüm uyarılarına rağmen “Ulan gelmişim İtalya’ya pizza yememek olmaz” deyip pizza yemeye karar verdim. Menüde 15 tane falan pizza var, kaba tabirle “karışık” olanı istedim. 20 tane falan malzeme var içinde, bakalım ne gelecek.
Pizza geldi ve ben pizzayı görünce şok oldum. Bir kere pizzanın çapı neredeyse 50cm, öküz doyuran cinsinden. Ama en şaşırtıcı kısmı şu ki her malzemenin pizza üzerinde kendi bölgesi var. Mesela pizzada salam var ama pizzanın yaklaşık altıda birlik bir bölümünde salam var ve o kısımda başka hiç bir şey yok, ve pizzanın başka bir yerinde de salam yok. Başka bir bölgede sucuk var, başka bir bölgede mısır ve mantar var, başka bir bölgede enginar ve haşlanmış yumurta var (yanlış okumadınız, enginar ve haşlanmış yumurta) vs.. Pizza’ya bir giriştim ki, böyle efsane lezzetli bir şey olmaz diyeyim ben size. Yumurtalı enginarlı kısmı bile çok güzeldi. İşte o noktada abime ve arkadaşıma içimden ettiğim küfürleri varın siz düşünün, ulan ben 4 gün bunu yiyebilirdim be!
Neyse öğle yemeği bitti, saat 15.00 civarı, kaldı geriye Vatikan. Mutlak görülecek yer diye bizzat belirlenmişti patron tarafından. Ertesi gün sabahtan memlekete dönüyoruz, başka zaman yok, mutlak Vatikan’a gidilecek diye ben haritaya bakıyorum nereden gideceğiz diye, patron dedi ki “Ne yapıyoruz şimdi?”
”Abi Vatikan kaldı geriye.”
“Vatikan kaldı da, biz hiç alışveriş yapmadık ki! Bissürü bir şey almak lazım Türkiye’dekilere.”
Ben kendi adıma markette patron biraları alırken eşime dostuma birsürü içki ve kıyafet almıştım, Siena’dan da anneme ve abime şarap almıştım, bu dertten hemen kurtulmuştum, ama patron henüz bir şey almamıştı. “Bak ne dicem, Vatikan’a gitmeyelim, şu alışveriş caddesine gidelim, ben bir şeyler alayım.”
Ve böylece Roma’daki son gün de alışveriş yaparak geçti, Vatikan görülemedi ve akşamüstü otele dönüldü.
Otelde şenlik vardı, şöyle ki, Napoli turunda iyice kaynaşan bizim Bamtur grubumuz otelin barında iPhone’lardan misket havası çalıp oynuyorlardı. Biz odaya gidip üzerimizi değiştirip otelin lokantasına indik. Pizza yapmıyorlardı ben de somonlu makarna yedim. İşte bu makarna “Hacı makarnayı İtalya’da yiceksin yeeaa” dedirten bir makarnaydı. Bu öğün sayesinde İtalyan makarnalarıyla ilintili hayal kırıklığımı da geride bırakmış oldum.
Yemekten sonra bardaki gruba katıldık, patron masasında biraları götürürken millet halay çekiyordu. Ben pek tabi halay çekmeyeceğim için köşedeki bilardo masasına geçtim. Başta havali dershane öğrencisi şarapçı İffet olmak üzere gençlerin bazıları geldi bilardo masasında yanıma, hiç biri bilardo oynamayı bilmiyormuş. Bir tanesi bile. “Ulan” dedim “iPhone’dan misket havası çalana kadar evden çıkıp bilardo oynamayı öğreneydiniz ya. Allah bilir siz atari salonuna da gitmemişsinizdir!”
“Atari salonu mu kaldı?” Diye soru şeklinde bir cevap aldım. Bir de baktım ki gençlerin halini şikayet edip işlevselliği kalmamış işletmeleri sayıklıyorum. LAN RESMEN YAŞLANMIŞIM BEN BE!!
Delikanlılar ıstaka ve toplarla saçmalarken İffet “bana bilardo öğret” diye tutturdu. İffet’e “Bilardo sadece ıstakayla toplara vurmak değildir, bir yaşam tarzıdır, disiplindir, önce bu bonzai ağacını yetiştireceksin” diyesim geldi. Ama desem ne fayda? 1994 doğumlu bir kız var karşımda. Delikanlıları dağıttık İffet’e bilardo oynamayı öğretmekle geçirdim gecenin kalan kısmını, sanki ben Semih Saygıner’im de bir de bilardo oynamayı öğretiyorum!!
Ertesi sabah İstanbul’a döndük, inişte havaalanında polise özellikle damga vurdurdum İngiliz pasaportuma, eve gidip yoğurt yedim.
Thursday, January 27, 2011
Gördüğüm rüya, %100 gerçek, bana yorumla gelin
Parktayım ve Amerikan filmlerinden fırlama bir sokak serserileri çetesi var. Birisi liderleri, deri ceketi ve beyaz tişörtü var.
Yanlarında da kuzenim var ama kuzenim kendisini ağaçtan asmış.
Kuzenime bakıyorum bana diyor ki
"Ben kendimi öldürüyoum yeter artık!"
"Ya ne yapıyorsun saçmalama" diyorum ama itiraf etmeliyim ki çok da öyle panik halinde veya merak içinde değilim. Öyle saçmalama diyorum işte kuzenime. Kuzenim yukarıda asılı olduğu yerden konuşuyor şöyle kendimi öldürcem böyle kendimi öldürcem diye.
Sonra çete lideri cebinden çakı çıkarıp ipi kesiyor ve kuzenim yere düşüyor. "Ne yaptın sen ya ne güzel kendimi öldürüyordum" diye çıkıştı kuzenim ve çete lideri onu saçından tutup benim yanıma getirdi ve kuzenimin ellerini çakısıyla kesmeye başladı. kuzen "Oh evet kes, derin kes, sert kes" diye olaydan zevk alırken çete lideri bana dedi ki:
"Gördün mü işte ailene ne yapıyorum!"
Ben de şöyle yanıt verdim:
"Sen ailemin daha önce hiç rezil olmadığını zannediyorsan yanılıyorsun, üstelik bu olay televizyonda bile yayınlanmıyor!"
Sonra gülmeye başladım ve gülerek uyandım.
Bana acil rüya yorumu..
Tuesday, August 17, 2010
Fethiye tatili
Bir buçuk ay kadar önce hanımla birlikte bir haftalık tatilimizi değerlendirmek için Fethiye'ye gittik. Oldukça uzun süren bir yolculuğun sonunda Fethiye otogarına indiğimizde Çalışlar plajına nasıl gideriz diye sorduk ve ilgili minibüse yönlendirildik. Çalışlar plajında bulunan öğretmenevinde kalacaktık, elimizde adres vardı ama tabi yol yordam bilmiyoruz. Minibüse bindik, şoförden rica ettim öğretmenevine varınca haber verir misin, biz yol yordam bilmeyiz dedim. Tabi dedi.
Elimizde adres var, 1054. sokak. Oldum olası numaralı sokakları sevmişimdir, gideceğin yere yaklaşıyor musun, uzaklaşıyor musun, ne kadar yolun kaldı anlaması kolay oluyor. Nitekim minibüste ilerlerken bir yandan sokak numaralarına bakıyorum, yedi yüz bilmem kaçıncı sokak, sekiz yüz bilmem kaçıncı sokak, dokuz yüz bilmem kaçıncı sokak derken dedim aha yaklaştık. Sonra bir de baktım bin iki yüz bilmem kaçıncı sokak! Aha kaçırdık! Şoföre seslendim "Kaptan öğretmenevi'ni geçtik mi?" Minibüz ani bir fren yaptı. "Abicim be öğretmenevi bir kilometre geride kaldı." Bi an uyklusuzluk, sıcak hava ve bilmem kaç yüz kiloluk bavulu bir kilometre götürme düşüncesinin birleşmesiyle sinirim tepeme vurdu, tam şoföre sitem edecektim (evet gerçekçi olalım, en sinirli anımda bile yapacağım şey sitem etmek) minibüsün arkasından yaşlıca bir kadın "Evladım önceden söyleseydiniz ya! Öğretmenevi taa nerede kaldı." diye akıl vermeye başladı. Bi an kime ne diye çemkireceğimi şaşırıp bavulu alıp minibüsten indim, hanım arkamdan inerken şoför seslendi "Sizi şöyle alalım" ve kendi solunu işaret etti. Ne diyo lan bu lavuk diye düşünürken minibüs bastı gitti, bir baktım öğretmenevinin önündeyiz! Hadi şoförün bir derece makaraya alması neyse de arkadaki yaşlı teyzenin olaya anında müdahil olup bizimle geçilen taşşağa katılması ayrı şaşırtıcıydı. Hanıma dedim bu Fethiye insanı bi garip, bunlar bizi uğraştıracak gibi, ve öğretmenevine girdik.
Öğretmenevinde 1 ay önceden rezervasyon yapmamıza rağmen sanki çat kapı gelmişiz gibi bize oda ayarlamaya çalıştılar. Nitekim 2 kişi olmamıza rağmen 3 kişilik oda verdiler. Odanın manzarası şahane, tam sahile bakıyor, konforu süper olmasa da oldukça yeterli, zaten odada mı duracağız? Gezmeye gelmişiz.
Bavulu bırakıp kendimizi sahile saldık, hemen İngiliz usulü kahvaltı tüketme peşindeyiz. Sahilde sıra halinde lokantalar var hepsi İngiliz kahvaltısı veriyor. Bir tanesine girdik. İngiliz kahvaltısı si,pariş ettik.
"Pastırması domuz eti biliyorsunuz değil mi?"
"Evet biliyoruz."
"İsterseniz değiştirebiliriz."
"Yok domuz istiyoruz biz, çay da sütlü olsun."
Yoksa İngiliz kahvaltısının ne esprisi kalacak öyle değil mi sevgili okurlar (yoksa sevgili okur mu desem? Kaç kişi okuyor ki bunu?).
Kahvaltımızı ettik sahili dolaşmaya başladık, kimseler yoktu ortalıkta ama her yer İngiliz turistlere yönelikti. Menüler İngilizceydi ve İngiltere'de popüler olan yemekler vardı. Bakkallarda İngiliz gazeteleri satılıyordu. Lokantaların önünden geçerken "Hello, Welcome" diye sesleniyorlardı.
Bünyeleri plaja verdik. Yattık şezlonglara yemeği hazmedelim de denize girelim peşindeyiz. Ufukta bir adam gördüm. Tıknaz, beyaz şapkalı, şortlu, Lacoste yaka tişörtlü, 40 yaşlarında bir adam ve elinde tepsi var. Bu adamlardan Türkiyenin sahili olan her yerinde
görebilirsiniz. Bu adamlar %95 ihtimalle tepsisinden simit satıyordur. %5 ihtimalle de elma şekeri, kağıt helva veya macun vardır. Adama uzaktan bakıyorum ve "Simiiit, taze gevrek simiiit" diye bağırmasını bekliyorum. Kumların üzerinde paytak paytak yürüyor, tepsisi elinde ama ses yok. "Allah allah bu adam neden simit diye bağırmıyor?" diye sordum hanıma. Hanım baktı, "Bitmiştir belki simitleri." dedi. Bitmiştir belki. Yani simitçi olduğunu nerden çıkardın diye sormuyor. Adamın her hali simitçi. Bağırmıyorsa simitleri bitmiştir. Adam yavaş yavaş yaklaşıyor, içime dert oldu, neden bağırmıyor simit diye. Gözlerimi üzerine sabitledim, bekliyorum bağırmasını, avazı çıktığı kadar "Gevreeeek simiiiit" demesini. Yaklaşınca benim ona baktığımı fark etti, ağzını açtı, işte geliyor dedim, ve bağırdı:
"Apple pie, cherry pie... Apple pie, cherry pie..."
Evet sevgili okur (kesin tek kişi okuyordur bunu) adam bildiğiniz elmalı ve vişneli turta satıyor plajda. İngiliz turiste adapte etmiş kendisini. Ben şoktan çıkana kadar adam yanımızdan geçip gitti, yiyemedim apple pie'ından, soramadım gevrek simidin yok mu diye.
Öğleden sonra İngilizler dökülmeye başladı. Çoğu 40 yaş üstü bembeyaz tenli İngiliz turistler kah restoranlarda oturmuş bira içiyorlardı, kah sahile uzanmış litrelerce güneş yağı sürülmüş vücutlarını güneşlenmeye bırakmışlardı. Klasik alt-orta sınıf İngiliz halkı, zengini zaten İspanya'ya veya Yunanistan'a gidiyor. İngilizceleri bozuk, eğitim düzeyi yerlerde, erkeklerin tamamına yakını saçı sıfıra vurmuş, alayı dövmeli, kızların aklı bir karış havada. Önyargıdan, ırkçılıktan ve stereotiplerden uzak bu tespiti yaptıktan sonra olaylara dönelim. Fethiye'de sahillerdeki insanların %99'u İngiliz. Arada bir Türk veya başka memleketten turiste rastlayabiliyorsunuz. İki binden fazla İngiliz ev sahibi varmış ve her yıl bu sayı artıyormuş. Bu durumdan dolayı her şey İngilizlere göre ayarlanmış, yemekler, eğlenceler, fiyatlar vs. Bir lokantanın önünden geçerken Türk olduğumuzu anladıklarında kimse bizi iplemiyordu ama İngiliz geçince garsonlar hemen yavşıyordu. Bu durum hanımı sinir etmişti, biz müşteri değil miyiz yaw bizi niye iplemiyorlar diye söyleniyordu ama o da biliyordu ki bizim paramızın üstünde Kraliçe Elizabeth'in resmi yoktu.
Bir gün tekne turu yaptık, çevredeki adaları gezdik ve durup yüzdük. Çok güzel koylar ve sahiller var sevgili okur (okur diyorum ama, Mehmet sensin di mi bunu okuyan?) Fethiye'ye gidecek olursan tavsiye ederim. Bir yerde tekne durdu yüzme molası için, durduğumuz yerde ufak bir kayık vardı, kayıkta başörtülü şalvarlı bir abla sacda gözleme yapıyordu. Bizim tekneden İngilizlerin indiğini görünce başladı bağırmaya:
"Pancakes, lovely pancakes. Strawberry, banana, honey. Get your pancakes."
Bir kaç kişi başına toplandı gözleme istediler, kadın arkasındaki arkadaşına dönüp o kadar bozuk bir Türkçe ve ağır bir şiveyle konuştu ki ne dediğini anlayamadım. Ama İngilizcesi mükemmeldi. Bir 'banana' deyişi var ki beni benden aldı.
Bir de tabi Fethiye'ye gitmişken Ölüdeniz'e gitmemek olmaz. Minibüsten indik, sahile adımımı attım durdum bir etrafa bakayım ne var ne yok diye, bir anda bir karartı oldu. Hani güneş tutulması olur ya onun gibi. Ne oluyor yaw demeye kalmadın üzerime yamaç paraşütü indi. Paraşüt bir yanıma, adam öteki yanıma, ipler komple üstüme. Lan dedim adamı delirtmeyin bu Fethiye insanı nedir böyle minibüs şoförü ayrı yolcu teyzesi ayrı paraşütçüsü ayrı manyak.
"Kolt Dirinks.. Kolt Dirinks.."
"Slush Puppy.. Slush Puppy, Ays Kafeeee" (Ice Coffee olacaktı)
"Ays Kriiim.."
Belli ki bu gençler yeni, aksan daha oturmamış. Anlaşılan yeni gelenlere sandık taşıttırıyorlar. Fethiye'deki işçi gelişimi böyle demek ki. Yeni gelenler sandık taşıyor, seyyar satıcı rolünde. Aksan oturunca lokantaya geçip garson oluyorlar.
Bir günümüzü Ölüdeniz'e verdikten sonra akşam Öğretmenevine döndük. 3 çeşit tabildot yemek veriyorlar her akşam, yedik oturuyoruz, arkadaş vardı Fethiye'de yaşayan gelip bizi alacak bir yerlere gideceğiz. Telefon açtı geldim diye biz de yanına gittik. Oturduk sohbet muhabbet derken gece 12 gibi öğretmenevine döndük ve fark ettim ki biz akşam yemeğinin parasını ödemeyi unutmuştuk. Bir panik ve utanç halinde aşağıya indim ve Chevy Chase'e benzeyen şef garsonu buldum.
"Ya ustam biz akşam yedik içtik ödemeden kalkmışız kusura bakma."
"Olur mu hocam asıl siz kusura bakmayın."
"Nasıl yani?"
"Ben özür dilerim hocam."
"Ben hesabı ödemeyi unuttum, sen neden özür diliyorsun?"
"Olur öyle bazen hocam, kusura bakmayın."
Bir şaşkınlık halinde parayı ödedim ve sonradan fark ettim ki bu şef garson devamlı özür diler halde ve mahçup durumda. Öğretmenevi sakinlerinin %80'i emekli öğretmen, biraz eski kafa, devamlı çalışanları eziyorlar. Bu şef garson da alışmış ezilmeye, ben hesabı ödemeyip gidince bile benden özür diliyor, kusura bakma diyor. Üzüldüm adama.
Derken tatilimizin sonuna geldik. Eğlendik, dinlendik. Güzeldi Fethiye fakat bir daha gitmesem çok da üzülmem. Hele kendi arabam yoksa hiç gitmem, ne uğraşacam o minibüs şoförleriyle..
Wednesday, August 4, 2010
Medyada Adamsendeciler #314 GP Maksimov
Janis Joplin - Mercedez Benz
Yükleyen fylsen. - Video klipler, sanatçı röportajları, konserler ve çok daha fazlası.
Friday, July 23, 2010
Itinayla bardan atilirim
Simdi burada her Haziran'in ilk pazarinda grand old day die bi sokak festivali vuku buluyor. Yillardir Grand Caddesi'nde gerceklestii icin adini ordan aliyor, gecen seneki ultra bayikti, cadde boyu yuruyosun asagi yukari. Buyuk goguslu, aslen iskandinav sarisari genc kizlar, ustu cibil kasli delikanlilar yuruo ole. Bi numara yok yani. bi tek Miss Teen Minnesota ile kaynasip fotograf cektirmem siradisiydi -- o da sarhos arkadaslarin godosluudur, o da ayri mesele.
Bu sene organizasyon caddeyi 4'e bolup son kismina entertainment zone adini vermis. E haliyle yasi tutan herkes oraya akmis. 4 sokakta bir bi sahne ve 3-4 grup calio, sahne alanlarina para verip giriosun ve her sahne bi bar tarafindan sponsor edildii icin solememe gerek var mi, millet fevkalade sarhoj. O derece ki "aga bi turkce konussana" "oha lan ne super dil" die sasirip/takdir eden tipler bile mevcut.
Problem de bu noktada cikiyor zaten: mekana gec geldiim icin sarhoj diilim ve kodumun organizasyonu "yiyecek kuponu" die bi zikkim cikarmis sadece onlarla icki alabiliosun. Utanmadan saat 6'da icki ve yiyecek stantlari kapandi. E sonra millet niye azitti, die sasirolar bi de. O sahnelerin olduu sokaklardan sarhoj bi kitle Grand'e akti haliyle, herkes "ickiea" die anirarak barlara saldirmakta, Fuckda polis kontrol elden gidiyo die cosup milletin ustune at dehlemekte. Ben kosede "amua kodumun polisi ne istionuz lan milletten" die turkce sovmekteyim, nasi olsa kimse anlamaz die. Manzara budur.
Yanimdaki disiye o sinirle "bana bar bul yoksa kavga cikaririm, polis atinin kicini saplaklarim, bar bul" die cemkirmisim. Tabi kendisinin o esnada coktan astral seyahatlara ciktiini unutarak.
"Kolay yavrum, surdan gel" dedi ve bi bara yoneldik, haliyle onunde halkekmek kuyruu var. girdik kuyruga, disi alcak bar camini gostererek "giremezsin di mi" die gazi verdi. o anda bir anime karakteri edasiyla su borularina basarak hophophop 3 hamlede barin icine damlayiverdim camdan. lakin yere konmamla...
...birinin ensemden tutup beni havaya diklemesi bir oldu. zeballah gibi korumayi gorunce aazimdan once yavru kopek viyaklamasi (eiyk) soora da gayri ihtiyari "abi! I mean man" cikivermis. Herif beni ve benden evval iceri giren baska bi kizcaaizi ensemizden surekleyerek kapiya firlattii gibi kapidaki korumaya da "bu kodumun ipnelerini siradan gelseler bile iceri almiicaksin" talimatini verdi.
Aradan iki gun gecti, gazi veren disiye meseleyi anlatirken "senin yuzunden bardan atildim yae" tepkime "yok ole bisey! hatirlamiorum ki ben" die karsilik verdi sadece.
Sunday, April 25, 2010
Domiziano'nun gunduz dusleri
Neyse, sebeb-i post'um, festivalde izledigim bir film hakkinda iki kelam etmek. Bilenler bilir, The Room diye bir film var - gelmis gecmis en kotu film olarak biliniyor, hani "o kadar kotu ki, iyi" durumu vardir ya, bu film o kategoride degil! Bildiginiz kotu! Merak edenler icin fragman soyle bir sey:
Bahsedecegim film, The House of Flesh Mannequins, The Room ile ruhdas, derin felsefe yapmak istiyor, hayat hakkinda bir seyler soylemek istiyor, fakat diyaloglar ve oyunculuk o kadar sig ki, olmuyor. Senaryoda bir "David Lynch bizim amcaoğlu olur" havası var, ama David Lynch nere bu film nere... Icerdigi gercek "self-mutilation" sahneleriyle tartisma yaratmaya calisiyor gibi - ayni nedenden bir "izlemek her babayigidin harci degil" aurasi da var filmin etrafinda. Ve fakat guluncluk bu aura'yi delip geciyor, son tahlilde. Buyrun fragmana:
Ben filme kiz arkadasim, yakin arkadaslarimdan Onur ve Sydney'e yeni tasinmis olan bir baska arkadasimiz olan Can ile gittim. Onur film sirasinda oflayip puflamaya basladi - adam resmen azap cekiyor! Arada egilip bana filmle ilgili yorumlar yapiyor falan. Can'la da bu ikinci bulusmamizdi - "ulan yeni tanistigim adami getirdigimiz filme bak" modundayim biraz. Neyse film bitti, basrol oyuncusu ve yapimci Domiziano Archangeli sahneye cikti. Eleman cok rahat, uzun kariyeri boyunca pek cok unlu yonetmenle calismis ama ayni zamanda - kadinlar hapishanesindeki kurt adam gibi envai cesit tuhaf filmde de boy gostermis. Hani bu selebriti milletinde bir mutemadiyen kafam guzel hali vardir ya, mesleki deformasyon mudur, nedir bilmiyorum, Domiziano bundan mustarip. Insanlar film hakkinda negatif elestiri iceren sorular soruyorlar - Domiziano uzun uzun hayat hikayesini anlatiyor falan.
Benim niyetim soru-cevap kismi bitene kadar bekleyip Domiziano'yla tanismak ve kendisiyle bir roportaj yapmak icin sozlesmeye calismakti. Kendisinin kotu adam rolunde oynadigi Samurai Avenger filminin yonetmeni Kurando Mitsutake'yle bir roportaj yapmistim daha once, onun selamini soyleyecektim. Fakat Onur'un siniri iyice tepesine cikmaya basladigindan ("dalcam olm ben bu adama") ve de son treni kacirmak istemedigimizden sinemadan cikip evin yolunu tuttuk.
Yolda filmin muhabbetini yaptik - neyse ki bir sinema kurdu olan Can "abi beni nasil filme getirdiniz boyle" demedi. Fakat sonradan ogrendik ki biz trene bindikten sonra kendisi bir saatten fazla tren bekledikten sonra taksiye binmek zorunda kalmis - iste tahmin ediyorum ki orada biraz kufretmis olabilir bize!
Tuesday, April 13, 2010
Ahmet hoca
Tanıdık bulmuş demek doğru değil aslında, tanıdık dediğim kişi buranın ünlü emekli fizik öğretmeni, ismine Ahmet hoca diyelim. Ahmet hoca en bir numara fizikçi olarak nam salmış, dershanelerin paylaşamadığı, ÖSS'ye hazırlanan öğrencilerin özel ders alabilmek için sıraya girdiği bir hoca. Aynı zamanda Ahmet hoca bu mekanın müdavimlerinden. Müdavim derken, dersinin olmadığı ve mekanın açık olduğu her saniye Ahmet hocayı elinde koca bir arjantin bardağı birayla ve önünde bir ufak rakı şişesiyle mekanda bulabilirsiniz. Ve evet, Ahmet hoca her daim birazcık sarhoştur. Öyle kör kütük değil, yürüyemeyip sağa sola çarpan, kavga çıkaran, kusan eden bir adam haline gelmez. Ama hiç bir zaman ayık da değildir Ahmet hoca. Yaklaşık 1.75 boylarında, iri yarı, şişman, yuvarlak yüzlü, Levent Kırca skecinden fırlamış gibi bir hali vardır.
Neyse işte mekada geldiğimde bizim arkadaş Ahmet hocayla oturuyor, masaya dahil oldum, son arkadaş da geldi.
Erdela: Ben açım, bir şey yiyecek misiniz?
Arkadaş 2: Evet ben de yiyeceğim.
Ahmet hoca: Buranın kavurması çok iyidir. Mutlaka kavurma yiyin. Kavurması meşhurdur buranın.
Konuşurken kolları sağa sola savrulur, sanki kavurmanın nasıl pişirildiğini gösterecekmiş gibi olur. Bir ara eli rakı şişesine çarpar, şişe devrilir.
Erdela: Tamam kavurma yiyelim o zaman.
Ahmet hoca: Kavurma yiyin tabi, buranın kavurması meşhur. İnsanlar taa nerelerden gelip kavurma yiyorlar burada.
Kavurma söylenir. Yenir. Güzeldir. Biralar tüketilirken bir yandan maç başlar. Bizim arkamızdaki masaya bir tabak balık gider.
Ahmet hoca: Aaa bak buranın balığı süperdir, ucuzdur da. Keşke balık yeseydiniz. Bana sorsanıza yemek söylemeden. Öyle kafanıza göre yemek söylüyorsunuz, güzelim balık orda duruyor.
Erdela: Hocam siz dediniz ya kavurma yiyin diye!
Ahmet hoca: Evet kavurması çok güzel buranın, özel bir yağı var onunla yapıyorlar. Yumuşacık oluyor. Buranın kavurması meşhurdur.
Zaman geçtikçe masadakiler kah maça bakıyor, kah geyik yapıyor. Ahmet hoca lafa girdi.
Ahmet hoca: Bakın size ne anlatacağım. Yıllar önce, Mustafa Kemal Paşa Bulgaristan'da bir pastanede oturuyor. Böyle lüks bir pastane. İçeriye fakir, pis kokan bir adam girmiş. Pastane çalışanları dışarı atmak istemiş adamı. Adam başlamış bağırmaya "Siz beni kovamazsınız, ben köylüyüm, bu tatlıları nasıl yapardınız benim yetiştirdiğim mahsül olmasa. Ben sizin efendinizim." Orada Mustafa Kemal Paşa bu olayı görmüş, yıllar sonra, "Köylü Milletin Efendisidir."
Erdela: Yani hocam diyorsunuz ki Türk milletinin efendisi Bulgar köylüsü mü?
Ahmet hoca: Hayır evladım yanlış anladın, genel olarak..
Erdela: Peki hocam Atatürk o pastanede kazandibi mi yiyordu sütlaç mı? Hikayenin inandırıcı olması için bu tarz detaylar şart.
Ahmet hoca: Bak sen asıl olayı kaçırıyorsun..
Ahmet hoca maalesef kafaya aldığımızın farkında değildi, devamlı açıklamaya çalışıyordu.
Derken arka masaya bir tabak kavun gitti.
Erdela: Bu mevsimde kavun mu olur yaw?
Arkadaş 2: İran kavunudur o.
Erdela: İran kavunu ne lan? Antalya'da sera'da yetiştirirsin İran'dan alana kadar.
Ahmet hoca: Ooo buranın kavunu bal gibidir bal. Siz burada bir kavun yiyin başka bir yerde bir daha kavun yiyemezsiniz. Ben size bir kavun ısmarlayayım.
Hep beraber: Hocam gerek yok ne kavunu.
Ahmet hoca: Yok yok ben size kavun ısmarlayayım. Bu kavunu yemeden burdan gidilmez. Bal gibi bu bal.
Kavun söylenir. Kavun gelir. Kavundan yeni. Dünyanın gelmiş geçmiş en tatsız tuzsuz kavunudur.
Ahmet hoca: Nasıl kavun?
Arkadaş 1: Hocam bok gibi (bu noktada arkadaş 1 artık alkolü fazla aldığından ağzı da bozulmuştur.)
Ahmet hoca: Eee bok gibi olacak tabi bu mevsimde kavun mu olur? Buldunuz da bunadınız!!
Akşam genelinde Ahmet hoca bu tarz konuşmalarla hem eğlendirdi hem sinirlendirdi. Arada biz yüz vermeyince yan masalardaki elemanlara sataştı onlar da he deyip geçti. Ahmet hocanın o halini görüncü düşündüm, inşallah ben yaşlanınca emekli fizik öğretmeni olmam dedim kendi kendime. Hem ben sözelciydim, fizikten anlamam, beni emekli de etmezler beter olurum dedim.
Antalyaspor da yenildi zaten..
Thursday, March 25, 2010
Tek fiyat
ŞOK ŞOK ŞOK
TEK FİYAT
NE ALIRSAN 5 TL 10 TL 15 TL
İçeri girip gördüğün ilk şeyi eline alıp soruyorsun "bu ne kadar?" diye.
Cevap geliyo "45 lira."
İşte ben buna kılım arkadaş..
Tuesday, March 16, 2010
R.I.P
Zaten uzun zamadır çok hastaydı, açıkçası böyle bir haberi bekliyorduk.
Peki ama bunu neden buraya yazıyorum?
Öncelikle o günle ilgili komik/garip durumları kendimi kötü hissetmeden yazabilmem için yeterli zamanın geçmiş olmasından (benim vicdan muhasebemle "kırkı çıkmak" 12 günde oluyormuş demek ki), ve de tabi ki hep yazmak istediğim "hayata gözlerini yumdu" kalıbını kullanabilmek için.
Peki ne oldu..
Sabah 6 gibi kız kardeşim aradı, kötü haberi verdi. Giyindim, annem ve kız kardeşimle buluşarak Anneannem'in 2 yıldır yaşadığı huzur evine doğru yola çıktık. Annem haberi bir kaç saat önce almış, buluştuğumuzda nispeten sakinleşmişti.
"Oğlum bugün öğle namazından sonra gömülecekmiş."
"Hadi ya ayarlayabildiler mi hemen o işleri?"
"Neden aynı gün içerisinde gömüyorlar ki?"
"E anne koksa daha mı iyi?"
"Ama oğlum ya canlanırsa?"
"Anne, teknik olarak, canlanırsa zombi olur."
"Saçma sapan konuşma!"
"Peki."
Huzur evine vardığımızda teyzemler ve bir kaç kuzenim vardı. Anneannem'in cesedinin etrafına yatağının çarşafını atmışlar, yatağındaymış hala. İçeri girip bakanlar oldu, bana sordular neden bakmıyorsun diye. Ölü halini görmek istemiyorum, onu öyle hatırlamak istemiyorum dedim.
Bunu vurgulamakta fayda görüyorum.
ÖLÜ HALİNİ GÖRMEK İSTEMİYORUM, ONU ÖYLE HATIRLAMAK İSTEMİYORUM.
İki eniştem sabahtan beri işlemlerle uğraşıyormuş. Biri belediyeye gitmiş biri de mezarlığa. Telefon geldi cenaze namazı öğlen Maltepe camii'nde kılınacak diye. Bu haber üzerine herkes eve gitti, ben huzurevinde eniştemin dönmesini bekledim, yardımım dokunur diye.
Eniştem cenaze arabasıyla geldi. Arabanın şoförüyle birlikte tabutu kapının önüne kadar götürüp yere bıraktık. Cesedin tabuta taşınması gerekiyor. Cenaze arabasının şoförü abi oralı değil, huzurevi çalışanları oralı değil, eniştem 70 küsür yaşında. Arkamdan bir ses "Delikanlı hadi gel anneanneni kaldıralım."
"Ya ama ben..." dememe kalmadan bir de baktım anneannemi çarşafa sarmış tabuta taşıyorum. Güya o halini görmek itemiyordum.
Tabutu kapatıp tekrar arabaya taşıdık. Arabaya bindik. Belediyeye yıkanmaya götürüyoruz. Şoför abi konuşkan. "Abicim sakın ne bizim orda ne de mezarlıkta kimseye bahşiş vermeyin. Kesinlikle yasak. Bahşiş alanı ertesi gün kovuyorlar. Çok katı davranıyorlar. Millet annesini babasını kaybetmiş, acılı gününde yardımcı olanlara 3-5 bir şey vermek istiyor, gönlünden kopuyor yani, ama yok kesinlikle yasak. Gerçi belediye de haklı, diyor ki adam annesini kaybetmiş, bir de para mı ödesin? Tamam her şey ücretsiz olsun da, bahşişe neden karışıyorsun değil mi? Neyse abicim siz merak etmeyin, herkes profesyonel, orada her şey şip-şak halledilecek, siz rahat olun."
Gasilhanelerin olduğu yere geldik. Tabutu indirdik, gözlerim orada "her şeyi şip-şak halledecek profesyoneller"i arıyor. Bir abla geldi, "bu taraf getirin" dedi. İçeri taşıdık, gasilhanenin kapısına kadar getirdik, ben hala şip-şakçıları bekliyorum. "Siz yakını mısınız?" diye sordular, belli ki orada önüne gelen alakasız tabutları taşıyan yığınla adam var, sormak lazım. "Torunuyum." dedim, tamam getir dedi ve gasilhaneye girdik. Tabutun kapağını aç dedi. Açtım. Yavaş açtım ama, şimdi profesyoneller gelecek, ben onların işine karışmış gibi olmayayım, alınır profesyonel adam, işine sahip çıkar, "senin ne işin var lan burada?" diye bana çıkışır, ondan ağırdan alıyorum. Kapağı yere bıraktm. "Evladım ayaklarından tut da taşa koyalım."
"Ya ben aslında.."
"Hadi hadi, öğleye yetişecekmiş bu, vaktimiz yok."
Derken abla omuzlardan ben ayaklardan tuttuk musalla taşına koyduk.
"Sen şimdi git, 15 dakika sonra gel."
Dışarıda bekledik. Yıkaması bitince çağırdılar. Yıkadıktan sonra kefene sarmışlar. O haliyle yine bana taşıttılar taştan tabuta. Tabutu arabaya yükledik, şoför başkasıydı bu sefer, hoca da bindi arabaya, camiye doğru yola koyulduk. Hoca'nın yanında ufak bir amfi-mikrofon tesisatı var, dua okuduğu zaman için, cübbeyle tesisat görüntüde çok sağlam tezat oluşturuyordu. Google görsellerde "İslamic DJ" gibi bir arama yapsanız çıkabilecek bir resim gibi duruyordu adam. Camiye vardık, cenaze namazı kılındı, mezarlığa gidilecek. Ben kuzenimi alıp cenaze arabasına bindim tekrar, arabalarda kalabalık etmeyelim diye. Yol yaklaşık 10 dakika sürdü. Kuzenim hoca'ya kızlar toprak atabilir mi diye sordu. "Peygamber efendimiz aslında bayanların mezarlığa gelmesini bile uygun görmemiş ama, idare ediyoruz işte."
Mezarlığa vardığımızda henüz kimse gelmemişti. Bir görevli abi anneannemin mezarını açmış bizi bekliyordu. Mezar iki kişilik bir mezardı, 20 yıldır dedem yatıyordu mezarda, yanını kazmıştı adam. Tabutu arabadan aldık mezarın yanına indirdik. Hoca bana baktı, kuzenime baktı(19 yaşında benden uzun ve iri erkek), yeniden bana baktı "Evladım sen gir biz size verelim."
"Gir derken?"
"Mezara gir, biz buradan size indirelim."
Mezara girdim, tam tamına boyum kadar kazmıştı adam.
Buraya vurgu yapmak istiyorum. MEZARA GİRDİM.
Yukarıdan cesedi indirdiler, tutup yere bıraktık. Aceleyle çıktım. O arada annemler ve kuzenlerim gelmiş. Kürekleri aldık toprağı atmaya başladık, bir-iki dakika sonra kuzenim (26 yaşında, kız) yanıma geldi ve benden küreği istedi.
"Ben de toprak atmak istiyorum."
"Peygamber efendimiz aslında bayanların mezarlığa gelmesini bile uygun görmemiş ama.."
"Küreği ver ve defol."
Biraz dinlendim sonra tekrar küreği elime aldım.
Son 8-10 yılında oldukça bunayan, son 2-3 yılında çok hastalanan, bizi sık sık deli etse de bir o kadar da eğlendiren ve kesinlikle hiç bir zaman unutulmayacak olan anneannemi gömdük.
Thursday, January 21, 2010
What the fuck?
Monday, December 21, 2009
Camiler yarışıyor
Tatillerde Antalya'ya döndüğümde her önünden geçişimde bakardım inşaatına. Memleketimizde işlerin nasıl yarım yamalak yapıldığı, plansız programsız bir şekilde işlere girişilip sonunu getirememenin en güzel örneklerinden olarak görmüşümdür o cami inşaatını. Üniversite hayatımın ikinci senesinde Fındıkzade'ye taşındım. Orada da cadde üzerinde bir cami inşaatı vardı. Bölgenin yerlisi, şimdiki eşim, o zamanki kız arkadaşıma sordum "Bu cami benim çocukluğumdan beri böyle, bitiremediler bir türlü" dedi. O andan itibaren kafamda iki cami inşaatı arasında yarış başlattım, önce hangisi bitecekti? Antalya’daki cami mi yoksa Fındıkzade’deki mi? Ben kendi kendime bu heyecanı yaşarken inşaatlardaki çalışan abilerde zerre heyecan yoktu, daha doğrusu çoğu zaman inşaatlarda çalışan abiler ortalıkta yoktu. İşin bir de garip yani, iki cami’nin de çok küçük olmalarıydı, yani en azından bittiklerinde küçük olacaklardı. Hele hele Antalya’daki o kadar küçüktü ki içine İmam girse cemaat’e yer kalmaz o derece. Neyse yıllar geçti okul bitti ben İstanbul’da yerleşik hayata geçtim, bir gün fark ettim ki Fındıkzade’deki cami faaliyete başlamış. İnşaat bitmiş olmasına rağmen hiç bir yerini boyamamışlar, öyle tuğlalar ve sıvaların içinde kullanıma açmışlar. Hemen Antalya’daki kardeşimi aradım “Ohoo o cami inşaatı çoktan bitti” dedi. Gittiğimde gördüm, çok güzel, şirin bir şey olmuş Antalya’daki. Tam olarak hangisi ilk açıldı bilmiyorum ama dış görünüş itibariyle Antalya’daki cami kafamdaki yarışı kazanmıştı.
Şimdi yeni bir “bitmeyen bina” takıntım var, İstiklal Caddesi’ndeki alışveriş merkezi inşaatı. Gerçi o işin başında Demirören varmış, sittin sene olmaz o iş.
Friday, October 23, 2009
Rakı, şiş kebap çok güzel
Annem sağolsun okulun 2. haftasında okula gelip öğretmenlerimle görüştü, durumumu anlattı, yardımcı olmalarını istedi. Vatandaşlık dersimizin hocası da “Tabi ben yardımcı olurum, derste onu bol bol konuştururum” demiş. Sanki haftada bir gün 40 dakikalık Vatandaşlık dersinde konuşunca Türkçem düzelecek. Neyse Annem bunu bana anlatınca bende bir tedirginlik başladı, vatandaşlık dersinin hocası bana ne soracaktı acaba? İki gün sonar vatandaşlık dersinde herkes uyurken ben pür dikkat dersi dinliyordum her an soru gelecek diye. Tabi beklediğim oldu.
“Erdela, söyle bakalım (cümleye girdikten hemen sonra tüm sınıf uyandı ve bana döndü, belli ki eğlence çıkmıştı) en iyi yönetim sistemi hangisidir?”
“Demokrasi”
“Peki neden demokrasi? Ben inanmıyorum demokrasi olduğuna bana anlat, beni inandır.”
“E demokrasinin iyi yanı bu, sen istersen inanmayabilirsin.”
Dedim ve sınıftaki herkes – öğretmen dahil – gülmeye başladı. Yanımdaki çocuğu sordum niye güldüklerini.
“Öğretmene sen denmez, siz denir”
Öğretmene baktım, çocuğa yeniden döndüm ve dedim ki “İyi ama o sadece 1 kişi!!”
Haksız da değildim, İngilizce’de böyle bir şey yok, tekil şahıs’a neden çoğulmuş gibi konuşayım ki?
İşte böyle şeyleri öğrenmek ve alışmakla geçtil ilk bir senem, tabi dili çözmekle kalmıyor iş, İngiltere’de başta matematik olmak üzere her derste sınıf birincisiyken Türkiye’de bir de bakmışım meğerse hiç bir şey öğrenmemişim.
A ve B kümelerinin kesişim kümesi diyordu kitap. x’in kare kökü diyordu. Yahu matematik değil miydi bu? Benim bildiğim rakamlar olur harfler değil! Böyle çarpım yapıyorduk falan..
Neyse İngilizce-Beden-Resim-Müzik-Din hariç derslerden 2 alarak bir şekilde geçiyordum. Bir şekilde dediğim tabi ki kopya çekerek. Zaten iyi bir anlaşmam vardı sınıftakilerle, ben İngilizce sınavında sınıfa kopya dağıtıyordum, Matematik, Fen, Türkçe, Almanca derslerinde topluyordum, sistem güzel. Derken bir gün İngilizce öğretmeni sınıfın not ortalaması ciddi anlamda artınca kopya verdiğimi anladı ve beni sınavda sınıftan ayırdığı sıraya, sınıfın ineğinin yanına oturttu. Öyle sıradan bir inek değildi o, herhangi bir sınavdan 95 aldığında oturup ağlardı neden böyle oldu diye, zaten utanmasa İngilizce notları da benden iyi olacaktı. Neyse sınav başladı, benim sınavım tabii bir buçuk dakika falan sürdü. “What did you do on the weekend?” Sorusuna aslında çok uzun cevap da yazabilirdim ama kağıttaki yer kısıtlıydı. Tabi öğretmen beni ve ineği ayırdığı için, ve biz nasılsa 100 alacağımız için bizim tarafa bakmıyordu bile. Ben ineğin kağıdına baktım ve kelime sorularından birisini yanlış yaptığını fark ettim. İşaret etmeye kalkıştım hemen elleriyle kulaklarını kapattı ve kafasını sallayarak “söyleme, söyleme” diye fısıldadı. Arkama baktım, sınıf komple bana bakıyor “Biz senden kopya çekeriz diye çalışmamıştık ki” bakışı var hepsinin gözlerinde, yanımdaki de verdiğim kopyayı almıyor, işte o günlerde düşünmeye başladım “Acaba Türk eğitim sisteminde bazı sıkıntılar mı var? diye.
Ama baş düşmanım elbette Türk Dili ve Edebiyatı dersleriydi. Ben dili tam sökmeye çalışıyorum adam bana divan edebiyatından bahsediyor, teşbih-i beliğ diyor, deyimler ve atasözleri diyor. “Dağ dağa küsmüş, dağın haberi olmamış” lafını ilk duyduğumda La Fontaine bir gün içkiyi fazla kaçırmış farelerden ve aslanlardan dağlara geçiş yapmış diye düşündüm. “üzüm üzüme baka baka kararir”, “Küçük dağları ben yarattım” ne demek istiyor bu insanlar? “Acı patlıcanı kırağı çalmaz” bu nedir?
Neyse şöyle böyle hallettik o işleri, yıllar geçti artık blog bile yazıyoruz. Amma ve lakin, gelin görün ki (Türkçe öğretmenim bunları yazdığımı gorse mutluluktan ağlardı) halen anlamadığım iki şey var.
1- Saç rengi / ten rengi olayı
İngilizce’de birisinin saç rengi sorulduğunda black(esmer), brown(kumral), blonde(sarışın) vs. denir. Ten rengi sorulduğunda fair skinned(açık tenli), dark skinned(koyu tenli) denir. İşte burada benim kafam karışıyor. Bir kız görüyorum saçları simsiyah, teni bembeyaz, diyorum ki “Kız esmer”, diyorlar ki “Ne esmeri? Kızın teni bembeyaz!” e saçları ne o zaman? Saçları kahverengi olan teni koyu olan birisine kumral diyorum, yok esmer diyorlar. Bu konuda bilgilendirilmek istiyorum. Ancak en önemlisi ikinci konu.
2- Gün alma olayı
İngiliz kültürünü ve Türk kültürünü biliyorum, kalkıpta bilmediğim şeyler hakkında yorum yapacak değilim ama Türkiye’deki “bilmem kaç yaşından gün alıyorum” konseptinin dünyanın başka bir yerinde olduğunu sanmıyorum.
Benim bildiğim “Kaç yaşındasın?” sorusunun cevabı tam sayı olmalı. İngilizce öğretiyorum, sınıfta öğrencilere sorduruyorum:
“Mehmet, Ayşe’ye yaşını sor.”
“Ayşe, how old are you?”
“Ayşe, sen de yaşını söyle.”
“… …”
“Ayşe yaşını bilmiyorsan İngilizce’den once öğrenmen gereken çok başka şeyler var.”
“Hocam 25’ten gün alıyorum nasıl diyeceğim?”
“Şöyle diyeceksin Ayşe: 24 yaşındayım.”
Evet ısrar ediyorum, yaş konusunda gün almak diye bir konsept yoktur, olmamalıdır, bu düşünceyi reddediyorum.
Bu iki husus dışında Türk kültürüne ve Türk diline tamamen adapte olduğuma inanıyorum, arada dil sürçmeleri oluyor tabi, terzi’ye terazi dedim geçen gün, neyseki terzi’nin yüzüne söylemedim bunu…
Wednesday, October 7, 2009
Müjdeymiş !!!
Telefondaki ses böyle diyordu. Barcelona'ya giden iş adamı yanına tercüman arıyormuş, piyango bana çıkmış. Piyango tabi, başka bir şey olabilir mi? Barcelona'ya gideceksin bir defa, dünyanın sayılı şehirlerinden biri, değişik bir kültür göreceksin. Otelin, yemenin, içmenin masrafı da karşılanacak, tercüme karşılığı para da kazanılacak. Bundan öte müjde mi olur?
İş adamıyla buluşulur, kongre varmış, tıbbı meseleler, baştan söyledim ben bu işin tekniğinden anlamam diye, sorun olmaz dedi. Bir de neticede İspanya'ya gidiyoruz, bende İspanyolca yok, sorun olmaz zaten tüm iş görüşmeleri İngilizce yapılacakmış. E ben zaten İngiltere doğumluyum. Madem öyle o zaman her şey şahane, sözlükte müjde kelimesinin karşılığına baktım, benim vaziyeti anlatıyor, yanında da benim resmim var altında "ballı ip*e" yazıyor.
İşle ilgili bilmem gereken bir şey var mı diye sordum, Görüştükleri bir İngiliz şirket varmış, onunla anlaşmak üzere olduklarını, orada son noktayı koyacaklarını söyledi, yazışmaları verdi okudum hazırlandım her şey tıkırında.
Hemen internetten Barcelona hakkında araştırmaya daldım. 3 şey var göze batan:
1- Antoni Gaudi isimli mimar, Barcelona'lı, hayatı Barcelona'da geçmiş, şahane eserler bırakmış, başta Sagrada Familia olmak üzere bir çok leziz bina yapmış, gidilesi görülesi.
2- La Ramblas isminde uzunca turistik bir cadde var, İstiklal Caddesi gibi, şenlikli eğlenceli.
3- İnternetten araştırma yaparken benim için ciddi bir referans noktası ekşi sözlük'tür, baktım bir çok kişi "Barcelona'ya gidince hemen fark edeceksiniz İstanbul'a çok benziyor" demiş. İstanbul'dan zerre hazzetmeyen birisi olarak kıllandım ama olsun sonuçta müjde bu müjde!!!
İstanbul'da buluşulur, işadamı'nın bir de yardımcısı bir abi var, toplam 3 kişiyiz. Barcelona'ya inilir, en dikkat çekici şey havaalanında tüm yazıların Katalanca olması, altta İngilizce, onun da altında İspanyolca yazıyor. Havaalanında taksiye bindik, taksici abiye otelin adresini verdik, taksici abi İngilizce bilmez, bir şeyler sorulur, o günün Katalunya milli bayramı olduğu ve her yerin kapalı olduğu öğrenilir.
Otelde kendini beğenmiş resepsiyonist bi abi vardı, bir harita verdi, nerede ne var, nasıl gidilir vs. hepsini anlattı. Üstümüzü değişip caddelere verdik kendimizi. Yaklaşık 1 saat dolaştıktan sonra şu tespiti yapabildim:
Barcelona'yı İstanbul'a benzetenler, Abdullah Gül'ü George Clooney'e benzetenlerle aynı kişilerdir.
Ben hayatımda bu kadar nizam-intizam manyağı bir şehir görmedim. İstanbul'a en az benzeyen şehir olabilir hatta. Şehir planlaması insanlar değil cetveller tarafından yapılmış gibi.
Neyse La Ramblas'ta gezdik, sahile indik bi yerde yemeğe oturduk, iş adamı abi tedirgin "aman domuz yemeyelim" İngilizce menü yok, garsonlarda çat pat İngilizce var tavuklu bir yemek isteyebildik, ben tabi ultra turist modunda milli yemek Paella istedim. Pilavın üzerine o gün denizden ne tutmuşlarsa koymuşlar, bir kaç midye, bir kaç karides, bir de en ortada Norveç Istakozu olduğunu sonradan öğrendiğim, bizde böcek diye bilinen 25cm uzunluğunda yarım saat uğraşıp 3gr et yiyebildiğim bir şey. Bir daha yer miyim? Yemem. Olsun, gittik yerinde yedik. Yemeğin yanında bira içtik, İspanya'nın her yerinde bulunan, bir nevi Efes Pilsen'i Estrella Damm içtik, sevmedim, tadı acı, neyse Çeşit çeşit bira var nasıl olsa, ikincide Heineken içtik, durumu kurtardık.
Alış veriş merkezi bulduk, içinde Barcelona Store (FCBOTIGA) var fırsat bu fırsat kendime forma aldım, iş adamı abi de çocuğuna forma aldı, çocuk bir buçuk yaşındaymış, forma minnacık bir şey, arkasına isim yazdırmak istedi, görevli bayan bu formaya 5 harf sığar dedi. İş adamı abi soruyor bana ne yapıcaz diye (halbuki ben tercüman'ım)
"Çocuğunuzun ismi ne abi?
"Hüseyin Efe."
"Hangi ismi kullanıyor?"
"Ben Hüseyin diyorum ama herkes Efe diyor."
"O zaman Efe yazalım abi."
"Evet öyle yapalım."
Formaya Efe yazılır. Geldiğimiz yoldan geri dönerken akşam yemeği için bir yere otururuz, bir heyecan bir kargaşa, aman domuz eti yemeyelim diyoruz, garsonlar İngilizce bilmiyor. Hareketlerle sormaya çalışıyorum, balık mı bu? Tavuk mu? Domuz mu? (Burada yaptığım hareketleri kendiniz hayalinizde canlandırmakta serbestsiniz) Anlaşamıyoruz, bir yanlışlık olur domuz yeriz diye kalkıyouz. Gidiyoruz başka bir mekana, burada İngilizce menü var, güvendeyiz, abiler yine tavuk yiyor, ben domuz yiyorum.
"Aaa sen domuz mu yiyorsun?"
"Evet, domuz en iyi şey bence."
"Hadi ya, aman sen bilirsin, bize birer bira söyle."
Bira söylenir, aman Estrella Damm olmasın, Carlsberg varmış, içtik(ayıptır söylemesi).
Ertesi gün fuar başlıyor sabah 6.30'ta kalkmamız istendi iş adamı abi tarafından, kalktık, otelin kahvaltısında 20 çeşit füme domuz eti var, onlardan uzak duruyoruz tabi, bu İspanyollar da amma domuz yiyor geyiği dönüyor, kahvaltımız Kivi-Ananas-Meyveli yoğurt-Cornflakes-Haşlanmış yumurta ekseninde oluyor.
Fuar'a gidilir, İngiliz firmayla görüşülür, iş bağlanır, kendim de İngiliz olduğumdan orada temsilciyle geyiğin dibine vurulur, futboldan girilir karı-kız muhabbetinden çıkılır. Görüşmeden sonra iş adamı abi tespitini yapar.
"Senin İngilizce bayağı iyiymiş"
"Eee... sağol abi."
Fuarda 100ün üzerinde katılımcı firma var, hangisine ne amaçla gidilecek, ne konuşulacak hiç bir plan program yok, rastgele geziyoruz "Aaa şunlarla görüşelim" deyip standa gidiyoruz. Bir-iki yerle görüştükten sonra bir Japon firmasının standına geliyoruz, Japon abla heyecanla bizi karşılıyor, nasıl yardımcı olabilirim diyor.İş adamı abi diyor ki:
"Diyelim ki; Türkiye'den geliyoruz.. kafana göre bir şeyler anlat işte."
"Eee, abi öyle kafama göre ne anlatayım? Siz söyleyeceksiniz ben çevireceğim, ben tercümanım sizin şirketin temsilcisi değilim ki!"
Oflamalar poflamalar arasında iş adamı abi konuşur, sanki uluslararası fuara zorla gelmiş, buraya gelebilmek için bir dünya masraf yapan başkasıymış gibi.
Her stanttan beleş ne veriliyorsa 10'ar tane alınır, kataloglar, CD'ler, kalemler, Jelibon paketleri, lolipoplar... "Abi ne yapacaksınız bu kadar şeyi?" diye sordum "Oğlum beleş bulduğun şeye atlayacaksın, seni nasıl yetiştirdi ailen?" İşin daha da kötüsü her aldıklarını benim taşıdığım çantaya koyuyorlar çanta oldu 20 kilo, omuzda durmuyor, stanttan standa gidiyoruz, devamlı ayaktayız, yük de olunca ayaklar davul gibi şişti. 8 saat fuarda plansız programsız gezildikten sonra çıkılır, taksiyle otele dönülür.
Üst-baş değişimden sonra yemeğe çıkılır, "Aman domuz yemeyelim" her lokantaya girişte bir heyecan bir hengame domuz yemeyeceğiz diye. Her yerde adam başı 4 bira içiliyor, aman Estrella Damm olmasın. Toplam 6 gün Barcelona'da kaldık lokantalarda yaşadığım stresi yemin ediyorum başka yerde yaşamadım.
Neyse 6 günü böyle tek tek anlatmanın alemi yok belli başlı olayları aktarayım.
Bir diğer gün Barcelona'nın stadı Nou Camp'a gittik, yine dükkanda geziyorduk, diğer oğluma forma alacağım dedi iş adamı abi. Diğer oğul 3.5 yaşındaymış. Yine ufacık bir forma aldık, yine isim yazdıracağız. Kaç harf sığar? 6.
"Ne yapacağız?"(Bak gene)
"İsmi ne abi?"
"Hüseyin İnanç.
"Hangi ismi kullanıyor?"
"Ben Hüseyin diyorum ama herkes İnanç diyor."
"O zaman İnanç yazalım abi."
"Evet öyle yapalım."
Forma alımları 5 gün arayla yapıldığı için o an hemen anlayamamıştım ama, evet, abimiz iki oğluna da Hüseyin diyor.
Aman domuz eti yemeyelim stresinden dolayı ben artık sırf kıllığına her gittiğimiz yerde domuz yeme başladım. Bir gün taksideyken bir kilisenin önünden geçiyorduk ve iş adamı abi bana ciddi ciddi sordu (şaka yapmadığından emin olabilirsiniz)
"Kiliseye gitmek istiyorsan burada durabiliriz, biz bekleriz sorun değil."
"Kiliseye neden gitmek isteyeyim abi?"
"Hani domuz yiyorsun ya kiliseye de gidersin diye düşündüm."
Fuarda güneş gözlüğü satan bir firma vardı, hepimiz gözlük aldık, akşam üstü diyalog gelişti. İş adamı abi:
"Sen ne renk gözlük aldın kendine?"
"Ben kendime almadım abi eşime aldım."
"Kendine niye almadın?"
"Ben oldum olası güneş gözlüğü sevmem."
"Göte bak güneş gözlüğü sevmiyormuş"
(olaya tercüman diye başladık 'göt' olduk, hem de hiç yoktan)
Bin bir türlü lokantaya gittik, onlarca litra bira içtik (aman Estrella Damm olmasın) iş adamı abinin bana garsonlardan devamlı istettiği şeylerin listesi:
Sigara böreği
Arnavut ciğeri
Yeşil Zeytin
Tuzlu fıstık
Eski kaşar
Yaprak sarma
Bir de garsonların çoğunun İngilizce bilmediğini hesaba katarsanız düştüğüm durumları daha iyi anlayabilirsiniz. Bir lokantada yeşil zeytin geldi, herkes birer tane yedi, zeytinlerin içinde bir şey var "AMAN DOMUZ OLMASIN" garsona sordum, somon dedi. E güzel değişik bir şey, içi somon dolgulu yeşil zeytin. Hayır iğrençmiş, geri gönderecekmişiz, benim beğenmiş olmamın bir kıymeti yok, zeytinler geri gönderildi.
İspanyol lokantaların sağladığı meze hizmetlerini beğenmeyen iş adamı abimiz markete gidip kendi mezelerimizi almamız gerektiğine karar verdi. Süpermarkete girdik, zeytinlere bakıyoruz, bir kavanoz yeşil zeytin var, üzerinde resim, zeytinler ve kocaman bir kırmızı biber. İş adamı abi beni çağırır.
"Bunların içinde ne var?"
"Eee, üzerinde kırmızı biber resmi olduğundan, içleri biber dolgulu olduklarını düşünüyorum."
"Öyle mi? O zaman alalım."
Açıkta satılan peynir reyonuna gidiyoruz.
"Sor bakalım eski kaşar var mı?"
Allahtan reyonun ön tarafında eski kaşar vardı da anlatmak zorunda kalmadım, işaret ettim şundan istiyoruz diye.
"Ne kadar alalım abi?"
"Şu kadar."
"Abi gramaj söylersek daha iyi olur."
"Ne bileyim gramajı? Şu kadar iste işte."
Bir sabah otelde kahvaltı ediyoruz, iş adamı abi haşlanmış yumurtasını bir güzel soydu, bıçağıyla küçük küçük parçalara doğradı, bir parçayı çatalına taktı, tam ağzına götürüyordu ki bir an duraksayıp bana baktı ve sordu:
"Bu domuz yumurtası olmasın?!?!"
İşte o 1 saniye içinde yaşadıklarımı mümkün değil yazıyla ifade edemem.
Çok uzun oldu, Barcelona'da minimal turizm maksimum işkence yaşadım. Türk iş adamlarının profesyonellikten uzak, keyfi ve bir o kadar da saçma iş yaşantılarını gördüm. Ünlü binaların 3'ünü falan görebildik.
Bu blogdan ne mi öğrendiniz?
1-Her müjdeye yeni gelin gibi atlamayın.
2-Estrella Damm içmeyin!!